Nilüfer Belediyesi, yeni sergisinde iki farklı kuşaktan sanatçıyı bir araya getirdi: Rüya ile gerçek arasında

10 Temmuz’a kadar görülebilecek olan sergiyi Derya Yücel’le konuştuk.

İKİ FARKLI KUŞAK

* Öncelikle Ferruh Başağa ve Defne Tesal’ı bu sergide buluşturan, iki farklı kuşağı bir araya getiren nedir diye sorarak başlamak istiyorum.

Sergi metninden de belirttiğim gibi, soyut sanat, 20. yüzyıldan itibaren gu¨nu¨mu¨z sanatsal du¨s¸u¨ncesinde bir do¨nu¨m noktasına is¸aret etmişti. Soyut sanatın, teknoloji, bilim ve estetikle ilişkisi ötesinde ontolojik, felsefi ve mistik olanla yan yana konumu çok güçlü. Aslında go¨ru¨nene dair fenomenleri as¸an tinsel bir gerçekliğe işaret etmekte. Evet, iki farklı kuşak sanatçının üretimlerini bir arada görmek soyut sanatın imkânlarını, genişliğini ve sürecini gündeme getirmek dışında soyut sanatın bugünkü anlamı ve kavramsal dönüşümü üzerine de fikir verecek. Duo sergilerin etkisini önemsiyorum. İki sanatçının pratikleri arasındaki kesişmeleri, karşılaşmaları, farklılıkları ya da aynı minvali paylaşma hallerini ve paslaşmaları ortaya çıkarmayı ve bunun sonuçlarını geliştirici buluyorum… Bu tür bir model, öncelikle sanatçıların kendi pratiklerine başka bir sanatçının gözünden bakabilmelerine alan açıyor. Farklı zamanda, farklı mekânda ve farklı sanatçıların ürettiği yapıtlar arasındaki ilişkileri ortaya çıkaracak şekilde bir kurgu yaratmaya çalışıyorum. “Böyle Rüyadaymış Gibi” başlığındaki sergi de bu yöntemle ortaya çıktı.

BENZERLİKLER VE FARKLILIKLAR…

* Sergi, iki sanatçının soyutlamaya yönelik tasarlama ve icat etme süreçlerini karşılaştırıyor. Sizce bu karşılaştırmada nasıl benzerlikler ve farklılıklar ortaya çıkıyor?

Ferruh Başağa, Cumhuriyet Dönemi Türk resmini kuran ressam kuşağının önemli sanatçılarından. “Yeniler Grubu” kurucularından, Yeniler daha sonra dağılsa da Başağa, İyem ve Karakaş’la birlikte 1950’de Asmalımescit, Beyoğlu’nda ilk özel resim kursu veren atölyeyi kurarak Tavanarası Ressamları grubunu da şekillendirmiş. Sanatçı, “Müstakil Ressamlar Derneği” üyelerinden, kimliklerini ve duyarlılıklarını, yerel kültürü daha çok yansıtan, eserlerinde bu coğrafyaya ait motiflerin kullanılmasını öngören bir sanatçı kuşağından… Ama aynı zamanda da toplumunun batılılaşma/yenileşme sürecinin, Batı Sanatı etkileşimiyle var olan akımları kendileriyle içselleştirip büyük bir gelişime doğru giriş yapmış bir kuşağın temsilcilerinden. Ve Türkiye’de saf soyut resmi ilk kez uygulayan sanatçı 1914 doğumlu. Başağa, 1940’lı yılların sonunda soyuta yo¨nlenmiş, 1980’li yıllardan itibaren saf geometrik soyutlamaya adanmış yapıtlar vermiş ve çağının dinamizmini temel almış… Defne Tesal 1985 doğumlu, disiplinler arası eğitimi ve pratiği olan genç kuşak bir kadın sanatçı. Resim, desen, dikiş, video ve mekâna özgü enstalasyonlar yapan sanatçının üretimleri daha çok tekrara dayanıyor. Başağa’da birer hareket/devinim unsuru, dinamizm olarak ortaya çıkan tavır, Tesal’da aksine zamanın sürekli ileriye dönük hızına karşı yavaşlamayı, daha akışkan, daha durağan hareketleri temel alıyor. Yüzeyden taşıp fiziksel mekâna bulaşıyor… Ama benim için iki sanatçı da saf ifade yoluyla ic¸erigˆi ac¸ıgˆa c¸ıkarmak ic¸in bilinc¸altıyla mu¨cadeleyi veya dansı temsil ediyor.

İNCELİKLİ BİR ARAYIŞ

* Ferruh Başağa, Türkiye’de saf soyut resmi ilk kez uygulayan sanatçı olarak biliniyor. Sanatçının soyut/sembolik anlatımı zaman içinde saf geometrik soyutlamaya yerini bırakıyor. Başağa’nın yıllar içinde değişen pratiğini nasıl yorumluyorsunuz?

Ferruh Başağa, Akademi’de Zeki Kocamemi, Nazmi Ziya Güran ve Léopold Lévy’nin öğrencisi olmuş. 1940 yılında birincilikle mezun olup Avrupa bursuna hak kazanmış ancak II. Dünya Savaşı nedeniyle gidememiş dolayısıyla kendi ve kendinden önceki kuşağın yararlandığı bu olanaktan yararlanamamış olmasına rağmen tamamen kişisel çabasıyla sanatsal anlatımını geliştirmiş. Yani dünya sanatını takip etmesinin mümkün olmadığı yıllarda sezgisel ve düşünsel olarak zamanın ruhunu yakalamış bir sanatçı. Figürlerin soyutlanarak lekeye dönüştüğü “Aşk” adlı yapıtı 1949 yılında 10. Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde birincilik ödülü almış ve böylelikle ilk defa soyut resim Türk sanat tarihinde kurumsal anlamda kabul görmüş. Pratiğinde 1960’larla birlikte lekesel, 1980’lerden itibaren geometrik soyutun birleşimini sergilemiş. Ferruh Bas¸agˆa’nın o¨zgu¨rlu¨k resimleri olarak tanımladıgˆı eserlerinde kuş, güvercin motiflerinin belirmesinde de özellikle 1970’li yıllar Türkiyesi’nin sosyo-politik ortamı etkisi göz ardı edilemez. Sonraki dönem soyutlamalarındaki kavisli parçalanmalar, güvercinlerin kanat hareketlerini simgeleyen bir düzenleme olarak düşünülebilir. Is¸ıltılı renkleri, ince, saydam boya katmanları, geometrik parc¸alanmalar ile resimlerindeki formların yelkenliler ve piramidal biçimli kolosal yapıları anımsatması da yine Akademi’de vitray ve mozaik atölyelerinde yaptığı çalışmaların etkisi. “Geometri bir problemdir. Ben, problem dışına çıkarak geometrinin estetiğini aradım” diyor Başağa. Saf olanın peşine takılan, incelikli, rafine bir arayış bu.

TÜM SINIRLARIN ÖTESİNDE…

* Peki Defne Tesal’ın üretimleri soyutlamaya nereden yaklaşıyor? Yavaşlama, arınma, sadelik ve azlık sanatçının üretimlerinde nerede konumlanıyor?

Georges Perec, mekânın sınırlılıgˆını ya da sonsuzlugˆunu belirleyen şeyin anahtarı mekânı algılayıs¸ımızda gizlidir der. Go¨rmek ic¸in go¨zlerimizi kullanıyoruz. Bakıs¸ alanımız bize sınırlı bir mekân sunuyor: Yuvarlagˆa yakın, bir yandan o¨bu¨r yanına bir c¸ırpıda varılan, as¸agˆı inmeyen, yukarı da fazla c¸ıkmayan bir s¸ey… Bakıs¸ımız mekânı kat ediyor ve bir mesafe yanılsaması yaratıyor. Mekânı is¸te bo¨yle ins¸a ediyoruz. Resimlerde ise yu¨zey u¨zerinde renkle olus¸turulan ıs¸ıgˆın ve karanlıgˆın bos¸lugˆu, bakıs¸ımızı go¨ru¨nen ufkun ardındaki ufka go¨tu¨rüyor. Zamanın ve mekânın tu¨m sınırların o¨tesine gec¸erek sessizles¸tigˆi bir alan… Bo¨ylece tu¨m gerc¸eklik zamansız bir s¸ekilde soyutlanmıs¸ oluyor ve sınırsızlıgˆa uzanıyor. Fiziksel gerc¸ekligˆin imka^n sınırlarını yoklayan sanatçılar da izleyici ile yapıtın kars¸ılıklı ilis¸kiler sistemine dahil edilmesine alan açıyor. Aslında go¨ru¨nen du¨nya, bakıs¸ aracılıgˆıyla ic¸sel alana girer ve ardından da sanat yapıtının mekanına nu¨fuz eder. Tu¨m du¨nya bedenin mekânından gec¸erek belirginles¸ir ve oradan da yeniden eser aracılıgˆıyla du¨nyaya karıs¸arak go¨ru¨nu¨r olur. Defne’nin mekân yerleştirmelerinde kullandığı ipleri tuval yüzeyindeki fırça izleri gibi de düşünebilirsiniz. Bu fiziksel mekânın yokluğunu kullanarak, var olmayan yeni bir mekân yaratarak doldurmak gibi. Soyut bir mekân yani. Bu mekân renk alanlarından ve bos¸luklardan olus¸makta, mekâna yeni uzamsal dinamikleri ve go¨rsel gerilimleri dahil etmekte. Soyut sanatta bic¸im verme, yalnız estetik bir anlamda degˆil de aynı zamanda soyutlama mantıgˆına ha^kim ontolojik bir anlamda da anlas¸ılmalı. Sanatc¸ı bic¸imlendirmede du¨s¸u¨nce ile birlikte, nesnelerin kavramlas¸mıs¸ o¨zu¨ne inmeye c¸alıs¸ır. Bu mekân kavramı için de geçerli.

SOYUT SANATLA İLİŞKİ

* Sergi hazırlık sürecinde, ikili arasında kurulan örüntülerde sizi şaşırtan detaylarla karşılaştınız mı, neler?

Ferruh Başağa bir söyleşisinde soyut sanatla kurduğu ilişkiyi şu cümlelerle tanımlıyor: “Soyut sanat, ressamın aklında şekillendirip yarattığı bir eserdir ve bu açıdan düşünceye ve akla dayanan çağımızı simgeler. Soyut sanatta bilinenleri taklit etmek yoktur, durağanlık yoktur. Ressamın düşüncesinde yarattığı biçim ve renkleri tuvale yansıtmasıyla ortaya çıkan aşırılık ve hareket çağımızın değişken ve dinamik yaşamına tümüyle uygundur.” Bu perspektifte sanatçının kendi dönemiyle, çağın gelişmeleri ile yaşam tarzlarının dönüşümü ve sanatın o günkü anlamıyla ilişkilendirdiği bir bağlam görürsünüz. İlk bakışta modernitenin tüm ütopyalarını karşılayan bir geleceğin inşası ve buna olan inancı da duyumsarsınız. Açıkçası İki sanatçı arasında beni şaşırtan ve iki sanatçıyı bir araya getirme fikrimin doğmasındaki ilk detay buydu. Çünkü, Ferruh Başağa’nın bu perspektifi karşısında Defne’nin tam da kendi çağının baş döndürücü hızı karşısında yavaşlama arzusuna sahip, ütopyalara olan inancın yok olduğu günümüz dünyasının distopik gerçekliklerini durmadan deşmek yerine içe dönme dürtüsünün peşinde, hem yaşamsal/karakteristik hem sanatsal ritmindeki ağırbaşlılık bu döngüselliği de besliyor. Dolayısıyla, nasıl oluyor da sanatsal anlatım dilleri bu kadar birbirine yaklaşıyordu? Bu nedenle, tekrarlayacak olursam ister jenerasyon, ister görüş, ister düşünsel farklılıklar bu kadar derin olsun, Ferruh Başağa ve Defne Tesal arasında kurulabilecek ilk ortaklık, saf ve zorunlu olanı kes¸fetme arzusu. Bu ac¸ıdan iki sanatçının üretimleri farklılıklar içinde “aynı amacın” tezahu¨ru¨ olarak go¨ru¨lebilir.

* Sergi adı soyutun hayaliliği, gerçek ile düş arasındaki çizgi ve belirsizlikten yola çıkıyor gibi. “Böyle Rüyadaymış Gibi” ismi neye referans veriyor?

Jorge Luis Borges, “Belki de tüm sanat, rüyanın bir biçimidir” der. “Dreams are an aesthetic work, perhaps the earliest aesthetic expression”… Gustav Carl Jung, sanat yapıtlarını ru¨yaya benzetir çünkü soyut sanat bu¨tu¨n ac¸ıklıgˆına kars¸ın kendini salt gerçeklikle ilişkisi üzerinden ac¸ıklayamaz. Rüyalar da olduğu gibi, anlamı kavrayabilmek ic¸in sanatc¸ıyı oldugˆu gibi bizi de s¸ekillendirmesine izin vermemiz gerekir. Soyutlama hem görünür hem de go¨ru¨nmez bir dünya sunar. Tıpkı rüyalar gibi, sanat yapıtı da go¨ren ve go¨ru¨nen arasındaki bir eşiktir. Rüyaların, nesnel ve gerçek dediğimiz bu du¨nyanın varlıgˆından, gerçekliğinden hatta du¨nyaya ilis¸kin tu¨m bilgiden s¸u¨phelenmemizi sağladığı gibi, soyut sanat da sanatçıların daha varoluşsal ve felsefi bir çözümlemeye duydukları ifade arzusunu ortaya koyar. Sergi ise başlığını Balzac’ın Seraphita isimli romanında geçen bir cümleden alıyor: “Nasıl olup da bo¨yle ru¨yadaymıs¸ gibi, go¨ru¨nenle go¨ru¨nmeyenin sınırında oturduklarını ve nasıl olup da go¨ru¨neni go¨remediklerini, go¨ru¨nmeyeni ise go¨rebildiklerini anlayamıyorlardı” cümlesi. Bu bana hem soyut sanatı hem de rüyaları çağrıştırdı. Sergi, aynı zamanda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1952 yılında Ferruh Başağa sergisi üzerine yazdığı bir incelemede geçen cümleden esinleniyor: “Ne görünüş ne realite vardır. Sadece renkler vardır” diyor Tanpınar.

* Başağa ve Tesal’ın renkleri sergide ahenkle dans ediyor. Yerleşim ve eserlerin Nâzım Hikmet Kültürevi ile kurduğu ilişkiyi nasıl kurguladınız, bahsedebilir misiniz?

Sergi deneyiminin mekânla olan ilişkisi ve bağına inanıyorum. Bir resme belirli bir mesafeden bakarsınız, mekândaki espas, yüzey, doku ve renk o resmin algılanmasını etkiler ya da üç boyutlu işlerin etrafından dolaşmak incelemek istersiniz, mekânın ışığı, kurgusu, varsa sesi ya da izleyicinin o işle baş başa kalma hissiyatı hep mekânla ilişkilidir…. Nasıl her bir sanat işinin fiziksel ihtiyaçları ya da izleyici ile etkileşimi kendine özgüyse ben de bir serginin bütününde bir anlam ve ifade içermesini önemsiyorum… Bir küratör olarak sergiyi sanki tek bir yapıt gibi kurgulamaya çalışırım. Bu nedenle hiçbir sergi kurgum diğerine benzemez. Her birinin kurgusu, ritmi ya da duygusu farklıdır… Sergi tasarımlarında izleyici algısının eserlerle etkileşim yaratacak biçimde düzenlenmesi ve mekânın dönüştürülmesiyle ilgiliyim. Tabi bu dönüştürme refleksi serginin amaç ve hedefleri üzerinden yorumlanmalı. Nilüfer Sanat, Yekhan Pınarlıgil’in süpevizörlüğünde gerçekleşecek sergi programı dahilinde beni davet ettiğinde iki mekân alternatifi sunmuştu. Hem yapmak istediğin duo serginin mekânsal ihtiyaçları hem de iki sanatçının üretimlerindeki ilişkileri uygun bir kurguda izleyiciye sunabileceğimi düşündüğüm mekân Nâzım Hikmet Kültürevi’nin 2. katındaki sergi salonu oldu. Defne Tesal ile mekânı yeniden görüp birlikte karar verdik. Salon, hem merdivenlerden hem de asansörle gelinen giriş alanından itibaren izleyiciyi karşılayan ve ilk bakışta serginin neredeyse genelinin kavranabileceği ama adım attıkça detayların da izlenebileceği bir mimariye sahip. Bu mimari, iki sanatçının yan yanalıkları ile birlikte iki sanatçının pratiğinin de ayrı ayrı deneyimlenebileceği bir sergileme için oldukça uygundu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx